Aylin Seçkin & Zeynep Fadıllıoğlu

Prof. Dr. Aylin Seçkin’in Bilgi Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nde yürüttüğü Sanat ve Kültür Ekonomisi dersi kapsamında düzenlediği röportaj serisi tasarım alanında Türkiye’nin öncü isimlerinden biri olan Zeynep Fadıllıoğlu ile devam ediyor.

1955 yılında İstanbul’da doğan Zeynep Fadıllıoğlu, farklı kültürleri sanat, mimarlık, zanaat ve tasarım alanlarıyla buluşturduğu disiplinlerarası markası Zeynep Fadıllıoğlu Design ile dünya çapında 500’den fazla projeye imza attı. İstanbul, Ankara, İzmir ve Bodrum başta olmak üzere New York, Londra, Paris, Berlin’in yanı sıra Yeni Delhi, Mumbai, Bahreyn ve Ürdün’de camilerin, konutların, otellerin, restoranların ürün, set ve etkinlik tasarımlarını yönetti. Sanatçı, tasarımcı ve zanaatkar paydaşların bir arada ürettiği kültürü destekleyen Fadıllıoğlu, zamansız çalışmaları ile ZF Design ürünlerine yansıyan eşsiz bir görsel dilin geliştirilmesine öncülük etti. Fadıllıoğlu Uluslararası Andrew Martin Yılın Tasarımcısı ödülünün yanı sıra House & Garden’ın yılın dekoratörü ve The Wifts Foundation tarafından yılın vizyoneri ünvanlarına layık görüldü. Kurumsal çalışmalarının yanı sıra Modern Mimarisi ile olduğu kadar atmosferi ile de dikkat çeken Şakirin Camii’nin de tasarımı üstlenen Fadıllıoğlu, çalışmalarına İstanbul’da devam ediyor.

Zeynep Fadıllıoğlu

Seçkin ve Fadıllıoğlu’nun Türkiye’deki tasarım kültürünü ve tasarımın geleceğini konuştukları buluşmanın kısa bir özetini sizler için hazırladık.

Aylin Seçkin: Bugün son derece gurur duyduğumuz tasarımcı ve iç dekorasyon uzmanı Zeynep Fadıllıoğlu ile beraberiz. Öncelikle bize katıldığınız için teşekkür ederim. Kısaca bizlere yolculuğunuza nasıl başladığınızdan bahsedebilir misiniz?

Zeynep Fadıllıoğlu: Davetiniz için teşekkür ederim, eğitimin parçası olmak benim için çok önemli. Yaklaşık on sene önce Bilgi Üniversitesi’nin Tasarım Kültürü ve Yönetimi programında on dört yıl boyunca ders verdim ve benim için harika zamanlardı. İngiliz Lisesi’nde başladığım eğitimimime Sussex Üniversitesi’nde Bilgisayar Bilimleri üzerine çalışmalarım ile devam ettim sonrasında ise Control Data Institute’da bilgisayar programcılığı ve sistem analistiği okudum. Londra gibi güzel bir şehri terk etmek istemedim ve bu sebeple eğitimime devam etmeye karar verdim. O zamanlar babam matematik üzerine fazlasıyla yoğunlaştığımı ve “cilamın” eksik olduğunu, sanat eğitimi almam gerektiğini söylüyordu. Son derece pratiğe dayalı olan Inchbald School of Design’da sanat ve tasarım tarihi alanında mimarlık, resim, mobilya, tekstil, seramik, cam gibi konuları öğrendiğim bir programa başladım. O dönemde Victoria & Albert müzesinin küratörleri ile çalışmak, Picasso, Renoir gibi isimlerin çalışmalarını yakından incelemek dünyaya bakış açımı tamamen değiştirmişti. Mimari alanındaki bilgilerimizi Christopher Ren’in yapılarını inceleyerek tamamlamıştık. Bu alanlarda ufkum genişledikten sonra aradığım ve yaratmak istediğim şeyler için nereye bakmam gerektiğine dair bir fikir edinmiştim.

Bilgisayarlar ise bana tamamen farklı bir bakış açısı kazandırmıştı, Türkiye’nin ilk sistem analistlerinden biriydim. Programlama ve analiz üzerine çalışarak birçok bilgisayar software programı tasarladım. Ancak restoran, kulüp ve catering üzerine çalışan eşim ile evlendikten sonra iş programlarımız hayatımızı zorlaştırmaya başladı ve daha az kazanan taraf ben olduğum için bu alandaki kariyerimi sonlandırmaya karar verdim. Onun işleri ile ilgilenmeye başladım ve birden kendimi düğün ve etkinlik tasarımı yaparken buldum. Yılbaşı ve diğer özel günler için dekorasyonlar yapıyordum ve o dönemler Türkiye’de bu iş ile uğraşan yalnızca ben vardım. Aslında bu alanda kendimi sıfırdan başlayarak, katman katman geliştirerek yoğun uğraşlarım sonucunda var ettim. Her zaman teknik konularda mimarlar ile çalışsam da sanat tarihi alanındaki geçmişim kesinlikle bana sağlam bir arka plan kazandırdı ve değiştirebileceğim, etkileyebileceğim isimler ile çalışmayı tercih ettim çünkü çok net bir anlayışa ve vizyona sahibim. Bu noktada fark ettiğim şey ise kendi arzularınız için bir tasarım üretemeyeceğiniz oldu çünkü müşterilerin istekleri her zaman öncelikli olmalı.

A.S: Çok ilginç bir noktaya değindiniz çünkü bana kalırsa bir sanatçı ve tasarımcı tam olarak bahsettiğiniz yerde birbirinden ayrılıyor.

Z.F: Evet, kesinlikle. Bütün bunların başında güzel bir şey ortaya koymanın yeterli olacağını düşünüyordum ama aklınızdaki şeyi çok fazla kez değiştirmek gerekebiliyor. Bu noktada aslında iyi bir tasarım liderliği yapmanın önemini görüyoruz. Dünyada sayısız tasarımcı ve gerçekleştirilmemiş bir sürü tasarım var çünkü bir proje olarak amacının gerekliliklerini tamamen yerine getirmekten uzaklar.

Geçmişimden bahsederken değinmem gereken bir diğer önemli nokta ise Boğaziçi’nin kıyı şeridinde, Yeniköy’de büyümüş olmam. Birçok anlayışın, kültürün ve dünya görüşünün bir araya geldiği bir nüfusu vardı. Ezan seslerinin ve kilise çanlarının yankılarının karıştığı bu semt kendi içerisinde inanılmaz bir dinamizm barındırıyordu. O zamanlar pek farkında olmasam da şimdi geriye dönüp baktığımda bu atmosferin hayatımı ve çalışmalarımı derinden etkilediğini görebiliyorum.

Zeynep Fadıllıoğlu

A.S: Tasarım konusunun Türkiye’de yükselişte olduğunu söyleyebiliriz. Bu hareketliliğin ülke içinde yeni işler, markalar, şirketler için bir potansiyel yaratabileceğinden bahsedebilir miyiz, gözlemleriniz hangi yönde?

Z.F: Bana kalırsa tasarımın farklı dallarına bakmalıyız. Türkler moda tasarımı alanına oldukça ilgililer ancak bence olmamız gereken yerde değiliz. Başlangıçta Rıfat Özbek, Hüseyin Çağlayan gibi isimler öne çıktı ama onlar da yurtdışında eğitimlerini ve desteklerini yurtdışından almışlardı. Şu anda durum biraz daha değişti, dünya çapında tanınan birkaç Türk moda tasarımcısından bahsedebiliyoruz. Bir noktaya kadar Türk hükümetinin desteğini alan isimler, bana göre Türkiye’nin en büyük sıkıntılarından biri de budur, değişen yönetimler ile beraber şekillenen yol haritaları yüzünden ivme kaybetti. Sürekli bir devlet politikası yerine kişisel beğenilerin ve desteklerin önem kazandığı bu yaklaşım yerine, tasarım farklı disiplinlerden uzmanların keskin gözler ile yönettiği ve koruduğu bir alan olmalıydı.

Moda tasarım bu noktada bir nebze daha iyi durumda olsa da ürün tasarımı ve endüstriyel tasarım için, her ne kadar hükümet desteği daha görünür hale gelse de, kat edecek çok yolumuz var. Eğer Türkiye dışında da mağazası olan bir iç tasarım markasıysanız devlet desteğine ulaşmak biraz kolaylaşıyor. Türkiye’nin ekonomik iniş çıkışlarından fazlasıyla etkilenen bu durum hakkında bana kalırsa daha fazla konuşmalıyı çünkü aksi durumda İtalya ya da tasarım değerleri ile öne çıkmış ülkeler ile kendimizi karşılaştıramayız. Öte yandan kim olduğumuzu ve hangi alanlarda öne çıktığımızı belirleyecek olan politikamızın netleştirilmesi lazım.

Zeynep Fadıllıoğlu
Zeynep Fadıllıoğlu

A.S: Marka yaratmak ise eksikliğini hissettiğimiz alanlardan bir tanesi. Sahte ve kopya ürünlerin üretilmesinin piyasa üzerindeki rolü nedir sizce? Deri sanayisini düşünecek olursak bence bu sektör Türkiye’deki genç tasarımcıların sırtında bir yük haline geldi.

Z.F: Deri endüstrisi aslında insanların farklı denemeler ve arayışlar içine girdiği alanlardan bir tanesi. Bu konuya odaklanan son derece çalışkan kadınlar tanıyorum ve bana kalırsa yaklaşımları oldukça ilginç. Üretimlerini reklamlar, tanıtım ve medya aracılığı ile tanınır hale getirmek konusunda çok başarılılar. Her ne kadar moda uzmanlık alanım olmasa da, bazı markaların deriyi kullanmakta ustalaştıklarını görebiliyorum. Aslında ülke olarak deri üreticisi değiliz daha çok ham maddeyi satın alarak işlemeye odaklanıyoruz. Ayrıca mermer, kilim ve kumaş gibi konularda da iyiyiz fakat yeterince değil. Örneğin Japonlar yıllarca bulundukları yerlerin ve gördüklerinin fotoğraflarını çektiler sonrasında ise tamamen kendilerine ait bir görselliğe imza attılar.

Kendi markam için konuşacak olursam benim tepki verdiğim durum Türkiye’de insanların yanlış anladığını düşündüğüm Modernizm algısıydı. Modernizm her ne kadar gerekli bir olgu olsa da anlamı Batı’da yapılan her şeyin harika olduğunu düşünerek kopyalamak ve ülkeye uygulamak değildi. Bana kalırsa bahsettiğim bakış açılarını öğrenmek ve kendi kimliğimiz ile yola çıkmamız gerekli. Zeynep Fadıllıoğlu Tasarım aslında bütün bunlara bir tepki olarak bize yakın coğrafyalardan ilham alıyor. Ne yazık ki her zaman yüzümüzü Batı’ya döndüğümüz için yanı başımızda duran bakır, cam ve taş oyması gibi sanatlara odaklanmadık, bunlar yerine Batı’dan kopya ettiğimiz ve sonunda yaratıcılığımıza zarar veren Modernizmin ürünlerinde sıkıştık.

İzleyici sorusu: “Collectible design” hakkında ne düşünüyorsunuz. Sizin böyle bir koleksiyonunuz var mı? Tasarım parçalarından oluşan bir koleksiyon oluşturmaya karşılık sanat eseri koleksiyonculuğu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Z.F: Evet, aslında hoşuma giden ve maddi olarak karşılayabileceğim ne varsa koleksiyonuma dahil etmeye çalışıyorum. Bu nedenle şu an evim neredeyse bir depoyu andırıyor. Tabii ki bugün koleksiyon oluşturmak farklı bir hal aldı. Bugün geçmişten farklı olarak koleksiyoner olmak bir statü göstergesi haline geldi. Aynı zamanda sosyal bir gruba dahil olmak ve yeni bir konuşma konusu açmak gibi farklı durumlara da işaret ediyor. Bu yüzden sanat ve tasarım, özellikle etiketi olan edisyonlu işlerden bahsediyorsak, benzer anlamlara sahipler. Örneğin Hermes bir çanta da aynı işlevi görüyor, öte yandan bunların hepsi aynı zamanda bir yatırım aracı da olabiliyor. Zaman zaman insanların bu alımları yapma sebeplerinin sanatsal beğenilere mi yoksa popülerlik ve değer eksenine mi dayalı olduğunu anlamak zor oluyor.

Eskiden bir statü sembolü olan kıyafetler şimdi Zoom toplantıları sebebiyle yerini evimizin nasıl göründüğüne bıraktı. Önceden giysilerimi günlük hislerime göre değiştirmek, buluşacağım kişi ve yere göre seçimler yapmak benim için çok önemliydi hatta neredeyse kendi başına bir tasarımdı diyebilirim. Ancak şimdi değişen bu anlayış ile belirli görünümler ve minimal gereklilikler daha fazla öne çıkıyor. Edisyonlu tasarım işlerinden bazıları, arkasında yatan zanaatkarlık ve düşünce ile beraber inanılmaz sanatsal işlere dönüşebiliyorlar. Bahsettiğim çalışmaların arkasındaki galeriler tarafından komisyon ediliyorlar ve destekleniyorlar çoğunlukla. Bu noktada sanatın nerede bittiği ve tasarımın nerede başladığı ayrımını belirleyen şey çok ince bir çizgi oluyor. Diğer yandan oldukça sorgulanabilir bir ikilemden bahsediyoruz çünkü bazı sanat eserleri fazlasıyla popüler olmalarına rağmen uzun vadede tutunabilecekler mi emin değilim. İnsanlar koleksiyon oluştururken benzer isimleri seçme eğilimindeler, vizyonları ile bir seçki yaratmak yerine bir etiketi takip ediyorlar. Bu sebepten bazen bir çanta almak ile sanat eseri almak birbirinden farksız hale gelebiliyor.

Konuşmanın tamamı ilerleyen günlerde YouTube üzerinden paylaşılacaktır.

 

Hazırlayan: Badenur Özcan

    If your proposal is evaluable, a return will be made within 5 working days. If you do not get a response to your offer within 5 working days, it means that your offer is not likely to be evaluated.




      Teklifinizin değerlendirilebilir olması durumunda en geç 5 iş günü içerisinde dönüş yapılacaktır. 5 iş günü içerisinde teklifinize yanıt alamamanız teklifinizin değerlendirilme olasılığı bulunmadığı anlamına gelmektedir.