Gölgede Kalmış Hazineler

Dünyada kadın sanatçılara yönelik ortak bir bilinç ve ortak bir hareketlenme hakim. Farklı coğrafyalarda eş zamanlı olarak düzenlenen kapsamlı ‘kadın sanatçı’ sergilerinin artmasıyla, sanatçılara ve yapıtlarına karşı yeni bakış açılarının ve tarih yazımının gündeme gelmesi söz konusu. Yaklaşık üç yıldır müzeler, özel kurumlar, kar amacı gütmeyen inisiyatifler tarafından kadın sanatçıların nüfusunun altını çizmek, görünürlüğünü arttırmak ve ortak bir bilinç oluşturmak adına çeşitli projeler geliştirildi. Kadın sanatçıları gölgede bırakan kitaplar yeniden düzenleniyor ve yeni kitaplar yazılıyor.

Biz de zamanın ruhundan beslenerek, sanat tarihinde gölgede, kanonun dışında kalmış kadın sanatçıların görünürlüklerini artırmak ve ürettikleri çalışmalarla sanat ortamına nasıl katkı sağladıklarına tanık olmak üzere hazırladığımız bir yazı dizisine başlıyoruz. Sanatçıları, birinin eşi, birinin tanıdığı, birinin kızı olduğu için değil, çalışmalarının özgünlüğü ve hayatının rengiyle yaşadığı dönemde iz bırakan önemli figürler oldukları için seçtik.

19. yüzyıldan 20. yüzyıla, İsveç’ten Almanya’ya, Rusya’dan Türkiye’ye, farklı coğrafyalarda yaşamış; Hilma Af Klint, Paula Modersohn-Becker, Natalia Goncharova, Güzin Duran gibi sanat tarihi kitaplarında adı geçmeyen ya da nadir rastlanan, yaşadıkları dönemin avangardı kadın sanatçılara yer vereceğiz.

Yazı dizimize, son günlerde adı Living Abstraction sergisiyle gündeme gelen İsviçreli sanatçı Sophie Taeuber-Arp ile başlıyoruz.

Sophie Taeuber-Arp ismini duymuş muydunuz?

Sophie Taeuber-Arp

Geçtiğimiz ay Basel Kunstmuseum’da Sophie Taeuber-Arp, Living Abstraction sergisi açıldı. Mart 2022’ye kadar üç mekan değiştirecek kapsamlı sergiyi, Kunstmuseum, Tate Müzesi ve New York Modern Sanatlar Müzesi ortak organize ediyor. 1910’larda üretmeye başladığı çantalardan desenlere, yaşamının sonuna kadar ürettiği sayısız çalışmadan oluşan retrospektif sergi Kunstmuseum’den sonra Tate Müzesi ve ardından New York Modern Sanatlar Müzesi’nde devam edecek.

İsviçreli sanatçı Sophie Taeuber-Arp (1889-1943), geometrik soyut çalışmalarıyla modern sanatın en önemli isimlerinden biri. Taeuber-Arp çok yönlü bir figür; ressam, tasarımcı, heykeltıraş, dansçı ve aynı zamanda bir öğretmen olarak sürdürdüğü üretken hayatı boyunca bir çok yenilikçi çalışmaya imza attı. Sanatçının ismi ve çalışmaları bugün ne yazık ki, uluslararası alanda çok fazla bilinmemekle birlikte, sanat tarihi kitaplarında da çok az geçiyor… Sanat tarihçisi Germaine Greer, Taeuber-Arp’ın çok yönlülüğünü anlatırken, resimleri, nakışları, vitrayları, ahşap rölyefleri, sahne dekorları, iç mekan tasarımları, kuklaları, dans performansları ve yayınlarıyla, eşi Jean (Hans) Arp’dan çok daha az bilinen bir figür olduğu gerçeğinin altını çiziyor. Hayatları boyunca birbirini besleyen ve destekleyen çiftin birlikte ürettiği heykeller, nakışlar, resimler ve iç mekan tasarımları bulunuyor. Jean Arp, Sophie Taeuber-Arp’ın kendi sanatsal üretimi üzerindeki etkisini bir çok kez dile getirmiş olsa da bugün gölgede kalmış bir figür olarak kendisini retrospektif sergiler aracılığıyla keşfedebiliyoruz…

Sophie Taeuber-Arp, Living Abstraction, Gezici Sergi

Kunstmuseum Basel’de açılan sergi, sanatçının birbirinden farklı mecralarda ürettiği çalışmaları izleyiciye sunarken, sanatçının yaşadığı dönemde tanık olduğu savaşların, baş kaldırıların ve yokluğun sanatsal üretimine nasıl yansıdığını da belgeler nitelikte. Sergide, izleyiciye görsel bir şölen ve çeşitililik sunulurken sanatçının ürettiği desenler, mekana özgü tasarımlar, tasarladığı çantalar, halılar, heykeller, rölyefler ve kuklalar kronolojik olarak bir araya getiriliyor.

Sophie Taeuber-Arp: Avangard Bir Figür:

Gewerbeschule’de tekstil tasarımı ve ardından dans eğitimi alan sanatçı, 1916-1919 tarihleri arasında Zürih’te Dada grubunun aktif bir üyesi olur. Dada grubu, Birinci Dünya Savaşı’nın sarsıcılığının yarattığı umutsuzluk ve karamsarlıkla birlikte geleceğe inancını yitiren sanatçıların bir araya gelmesiyle ortaya çıkar. Karşı-sanat (anti-art) duruşuyla, geleneksel ‘sanat’ anlayışına, göze hitap eden sanat algısına karşı çıkar. Gülünç ve mantıksız olanın peşinden giden sanatçıların tutumları çalışmalarında mantık dışı, anlamsız kompozisyonlar, fotomontajlar ve kolajlar içerir. Taeuber-Arp, Zürih Cabaret Voltaire’de, soyut dans performansıyla izleyici karşısına çıkar. Dansı resme tercih eden sanatçı, eğitimini aldığı uygulamalı sanatlar ile görsel sanat alanlarını bir arada kullanarak inşaa ettiği özgün dili sayesinde Dada sanatçıların sanata ve topluma karşı yaklaşımlarına başından itibaren oldukça yakındır.

Sanatçı, 1918 yılında Dada gösterilerinde sahnelenmek üzere, Carlo Gozzi’nin König Hirsch (The Stag King) masalından yola çıkarak 17 adet kukla üretir. Geometrik, soyut parçaların bir araya gelmesiyle oluşan kuklaların hareketi ile sanatçının dansçı kişiliğinin yakın ilişkisi vardır. Kuklaların yeniden canlandırıldığı video projeksiyonunu Kunstmuseum youtube sayfasında izleyebilirsiniz.

König Hirsch için ürettiği kuklalar. Kunstmuseum

Geometrik soyut sanatın en önemli figürlerinden biri olan Taeuber-Arp, desen, resim, halı, heykel ve kuklalarıyla ürettiği soyut desenleri ve kompozisyonlarıyla bir çok sanatçıya ilham kaynağı olur. Sanatçının, çizginin dışında ve yalnızca yüzeyde geometrik soyutlama uygulamalarıyla kalmayarak hareketi de araştırdığı çalışmaları, farklı disiplinlerde aldığı eğitimi ve görsel zenginliği ile paralel büyür ve gelişir.

Sophie Taeuber-Arp. Relief rectangulaire, cercles découpés, cônes surgissants. 1936. Ahşap. 55 × 65 × 16.2 cm. (Emanuel Hoffmann Foundation, gift of the founder Maja Sacher-Stehlin 1937, on permanent loan to the Öffentliche Kunstsammlung Basel. Photo: Bisig & Bayer, Basel. © 2020 Stiftung Arp e.V., Berlin/Rolandswerth / Artists Rights Society (ARS), New York)

Sanatçının tanık olduğu, başta Dünya Savaşları olmak üzere bir çok zor durum karşısında üretkenliğinden ve yaratıcılığından ödünç vermemesi ve büyük bir özveriyle üretimine devam etmesi de oldukça önemlidir. Kunstmuseum’daki serginin son bölümünde yer alan desen çalışmalarının naifliği, yalınlığı, kullandığı teknik, savaş sürecinin yoksunluğundan kaynaklanan malzeme eksikliği ile birebir ilişkilidir. 1943 yılında gaz zehirlenmesinden hayata veda eden Taeuber-Arp, birbirinden özgün çalışmalarıyla 20. yüzyılın en üretken sanatçılarından ve ürettiği çizginin dışında çalışmalarla gölgede kalmış bir hazinedir.

Sophie Taeuber-Arp / Living Abstraction Sergi Tarihleri:

19 Mart 2021- 20 Haziran 2021, Kunstmuseum Basel
13 Temmuz 2021- 17 Ekim 2021, Tate
21 Kasım 2021- 12 Mart 2022, MoMA: Sophie Taeuber-Arp- Living Abstraction

Çok yönlü ve üretken: Güzin Duran

Güzin Duran (1898-1981) kariyeri süresince tek bir mecraya bağlı kalmayan, oldukça üretken çok yönlü bir sanatçıdır. 37 yıl süren resim öğretmenliğiyle eş zamanlı olarak ürettiği yağlıboya resimleri, hat levhaları, resim ve yazıları, işlemeleri, desenleri ile geride bir çok eser bırakmıştır. Eşi Feyhaman Duran’la yaşadıkları Süleymaniye’de bulunan ve daha sonra İstanbul Üniversitesi’ne bağışlanan Sanat ve Kültür Evi’ne dönüştürülen evlerinde, özel koleksiyonlarda ve Topkapı Sarayı Müzesi’nde eserleri bulunur.

Güzin Duran

Yenilikçi bir Eğitim Modeli:

Güzin Duran, kadın sanatçı yetiştirmek üzere 1914 yılında açılan İnas-ı Sanayi-i Nefise Mektebi’nin ilk mezunlarından biridir. Mektepte aldığı çok yönlü ve yenilikçi eğitimin meyveleri ve ailevi geçmişinden gelen sanatsal yönelimlerin izleri eserlerinde izlenebilir. Eğitimi süresince, aldığı anatomi, estetik, sanat tarihi ve desen eğitimi dersleri 20. yüzyılın başları için oldukça yenilikçidir. Bu dönem, tuval resmine geçişin ve resimde perspektif uygulamalarına tam anlamıyla geçildiği dönemlerin üzerinden çok geçmiş olmaması açısından önemlidir. İnas-ı Sanayi-i Nefise Mektebi ile özdeşleşmiş ve okulun kurulmasında önemli bir rolü olan Mihri Müşfik’in öğrencilere kattığı vizyon da kayda değerdir. Mihri Hanım, hamamlardan topladığı yaşlı kadınları, bir araya getirdiği antik heykelleri ve okulda görevli olarak çalışan Ali Efendi’yi anatomi atölyeleri için model olarak öğrencilere getirir.

Güzin Duran – Adadan

Bununla birlikte, Paris’te eğitim görmüş, farklı hocaların üsluplarını görebilmek, izleyebilmek adına farklı atölyelerden dersler almaları da yetişen kadın sanatçıların üslupsal yönelimlerine büyük katkıda bulunur. Eğitimin yaz döneminde de devam etmesi, açık havada öğrencilerini dışarıda resim yapmaları için teşvik eden Mihri Hanım, dönemin Empresyonist yaklaşımına ayak uydurarak bu üslupta resim üretmelerini sağlar. Döneminde yenilikçi bir eğitimden geçerek mezun olan sanatçı, 1914 yılında Paris’ten dönen ve İnas-ı Sanayi-i Nefise Mektebi’nde desen öğretmeni olarak çalışmaya başlayan Feyhaman Duran’la 1922 yılında evlenir.

Karagöz Resimleri:

Mezuniyetinin ardından aktif olarak 1921-1949 yılları arasında Galatasaray Sergileri’nde yer alan sanatçı, özellikle 1928-1939 yılları arasında Karagöz oyunlarından yola çıkarak ürettiği 278 parçadan oluşan suluboya resim dizisi 1979 yılında Topkapı Sarayı’nda sergilenir. Sanatçının Türk folklorüne olan ilgisi, Topkapı Sarayı koleksiyonunda bulunan Karagöz koleksiyonu başta olmak üzere eski Karagöz tiplemelerinden aldığı ilhamla tamamladığı suluboyalar çeşitli nesnelerle birlikte izleyiciye sunulur.

Güzin Duran

Güzin Duran, uzun süren sanat kariyeri süresince sayısız esere imza atar. Aldığı eğitimin yenlikçiliği, dedesinin bilinen hattat Yahya Hilmi Efendi olması, dayısının müzisyen Rauf Yekta Bey olması ve eşi Feyhaman Duran’la birlikte üretkenliğinden ödün vermemiş olması dikkat çeker. Geleneksel sanatların resimsel üslubu ve seçtiği konular üzerine olan etkisi tartışılmazdır. Yurtdışı seyahatleri ile birlikte gelişen görsel zenginliklerin eserlerine yansıması da gözlemlenir. Sanatçı üzerine yapılan yeni araştırmalarla eserlerini daha iyi tanıyabilmekteyiz ancak yaşadığı süre içerisinde aktif olarak varlığını sürdürmüş olması bugün isminin gölgede kalmış olması gerçeğini bizlere yeniden hatırlatmakta.

Kaynakça:

Pelvanoğlu, Burcu. Hale Asaf, Türk Resim Sanatında Bir Dönüm Noktası içerisinde “Osmanlı’dan Cumhuriyet Türkiyesi’ne Kadının Konumu ve Kadının Sanatçı-Birey Olarak Öne Çıkması”. Sf. 19-31. Yapı Kredi Yayınları, Nisan 2018.

Topkapı Sarayı Müzesi Sergisi: https://core.ac.uk/download/pdf/84783131.pdf

Taha Toros Arşivi. Güzin Duran

Hilma Af Klint: Gelecekte Açılan Sandıklar

İsveçli sanatçı Hilma Af Klint (1862-1944), bugün soyut sanatın en önemli temsilcilerinden biri olarak biliniyor. Eğitimini, Stockholm Sanat Akademisi’nde tamamlayan sanatçı, kariyerinin başından hayatının sonuna kadar ürettiği portre ve manzara resimleriyle İsveç sanat ortamında oldukça aktif bir figür olarak varlığını sürdürür. Klint, İsveç Kadın Sanatçılar Birliği’nde yer alır, İsveç’te ve farklı ülkelerde sergilere katılır.

Hilma Af Klint

20. yüzyılın başında İsveç’te sanat ortamı, ülkeler arası dolaşan sergilerle dönemin ruhunu yansıtırken, ‘dönemin modernist ressamları’ olarak açılan sergilerde Klint de yerini alır. Sergilere, manzara ve portre resimleriyle katılır. Kariyerinin ortasında üretmeye başladığı soyut resimleri ise yıllar sonra izleyici karşısına çıkar.

Hilma Af Klint

Figüratiften Soyuta, 20 yıl sonra açılan sandıklar:

Hilma Af Klint’in uluslararası alanda bilinirliği ilk olarak 1986 yılında açılan ve gezici bir sergi olan The Spiritual in Art: Abstract Paintings 1890-1985 adlı sergiyle başlar ve eserleri Amerika ve Avrupa’da izleyici karşısına çıkar. 2013 yılında Stockholm Moderna Museet’de açılan retrospektif sergisi ise sergilenen 230 eserle sanatçının o güne kadar düzenlenen en kapsamlı sergisi olur. 12 Ekim 2018- 23 Aralık 2019 tarihlerinde New York, Solomon Guggenheim Müzesi’nde Hilma af Klint: Paintings for the Future/ Hilma af Klint: Gelecek için Resimler isimli bir sergi düzenlenir. Bu sergi büyük yankı uyandırır ve beraberinde bir çok tartışma getirir.

Hilma Af Klint

3 yıl önce açılan sergi “ilk soyut ressam kim?” ya da “ilk soyut ressam bir kadın” tartışmalarını yeniden açar. İlk soyut sanatçının Vassily Kandinsky değil de İsveçli bir ‘kadın’ sanatçıya atfedilebilecek olması Tate Müzesi literatürüne geçer. Bu tartışmada ilk soyut sanatçının Hilma af Klint olması sanat tarihi yazımında mevcut boşluklar açısından oldukça önemlidir. Ancak, Klint’in yaşadığı çevrede ve zamanda bunun kabul edilemeyeceği olgusu gerçeği de bulunmaktadır. Hilma af Klint: Gelecek için Resimler isimli sergide sanatçının 1906-1920 yılları arasında ürettiği yapıtlar yer alır. Serginin başlığı; Gelecek için Resimler, sanatçının deneyimlediği spiritüel seanslar sırasında kendisine bir ruh tarafından ‘Tapınak için Resimler’ yapma görevi verildikten sonra üretilir. Klint, defterlerine bu görevi üstlendiğini yazar. Sanatçının tapınak için hazırladığı resimlerden bir seçki sergilenir. Spiraller, daireler, geometrik şekiller ve biyomorfik biçimlerden oluşan canlı renk alanlarının bir arada kullanıldığı soyut kompozisyonlar, üretildikleri dönemde hiç sergilenmese de birer öncüdür. Tamamen ruhani bir deneyim sonucu üretilen resimler, üretiminin yaklaşık 90 yıl sonrasında büyük yankı uyandırır. Ancak Klint, bu seriye ait resimlerini kimsenin görmesini istemez; bir arada tutulmasını ve kapalı olarak saklanıp ölümünden 20 yıl sonra sergilenmesini istediğini yazar. Guggenheim’daki sergide yıllar öncesinden geleceğe mesaj gönderen gizemli ve mistik resimlerin arkasındaki sanatçı büyük ilgi görür.

Klint, seanslar sırasında ürettiği resimleri bir misyon edinerek tamamlar. Bunu aylarca kapanarak değil, sanat ortamında sergilere katılarak bir diğer deyişle doğa ve manzara konulu resimlerini sergilemeye devam ederek yapar. Ne zaman ki ürettiği soyut resimleri, Alman Teozofi Cemiyeti kurucusu Rudolf Steiner’a (1861-1925) gösterir ve beklediği tepkiyi alamaz, işte o zaman resimlerinin kaldırılmasını ve belki de bu zamana ait olmadığından ötürü yirmi yıl sonra izlenmesini ister. Klint o zamanlar tapınak için ürettiği resimlerini bir galeride, bir müzede, bir kurumda gerçekten sergilenmesini istedi mi? Yoksa mesaj içeren resimler için, ezoterik bilimin kurucusu, saygı duyduğu birinden alacağı onay onun için daha mı değerliydi?

“Gelecek için Resimler” sergisi af Klint’in yaşamının önemli bir dönemini kapsayan özgün eserleri bir araya getirdi. Klint’in bir dönem uyguladığı sanatsal üretim sürecini anlamak, üslupsal özgünlüğünü görmek ve üretkenliğine tanık olmak için iyi bir örnekti. Klint’in hayatında gizem ve mistik öğeler var elbette, bu inkar edilemez bir gerçek. Ancak Klint soyut sanat eserlerinin yanı sıra hayatını portre ve manzara resimleriyle kazanmaya devam etmiş ve kendi ayakları üzerinde durabilmiş özgün bir sanatçıdır.

Hilma Af Klint’in hayatına, sanatçıya dair unutulan ya da gün yüzüne çıkmamış detaylara ve sanatsal üretimine tanık olmak için sanat filmi önerilerimizde yer alan “Beyond the Visible- Hilma Af Klint” adlı belgeseli izleyebilirsiniz.

Kaynakça:

Concise Dictionary of Women Artists, Fitzroy Dearborn Publishers, London-Chicago. 2001.

Klint, af Johan & Ersman, Hedvig. Inspiration and Influence: The Spiritual Journey of Artist Hilma af Klint.
www.guggenheim.org/blogs/checklist/inspiration-and-influence-the-spiritual-journey-of-artist-hilma-af-klint

Öhrner, Annika. “A Northern Avant-garde: Spaces and Cultural Transfer” in Pam Meecham (ed.), A Companion to Modern Art, Chichester, UK: John&Sons, 2017. ss. 359-373.

Voss, Julia. The first abstract artist? (And it’s not Kandinsky). 25 Haziran 2019. Tate Modern Müzesi, https://www.tate.org.uk/tate-etc/issue-27-spring-2013/first-abstract-artist-and-its-not-kandinsky

Doğayı İçselleştiren Kadın: Emily Carr (Kanada, 1871-1945)

Kanadalı sanatçı Emily Carr, batı kıyısı yerel halk totemleri ve peyzaj betimlemeleriyle Kanada’nın en önemli sanatçılarından biri. Carr’ın modernist üslubu ve hayatının son döneminde yazdığı otobiyografiler sanatçının doğayı ve betimlediği Kanada’nın en batısında bulunan ve sanatçının doğduğu Britanya Kolumbiyası yerel halklarını nasıl içselleştirdiğine ışık tutmakta.

Emily Carr

California School of Design’da eğitim alan sanatçı, eğitiminin ardından geçimini sağlamak üzere çocuklara sanat eğitimi vermeye başlar. Yaptığı birikimlerin ardından Londra ve Paris’te sanat eğitimi almaya devam eder.

Emily Carr

Kuzey Amerika’nın önde gelen modernist ressamları arasında gösterilen Carr, “Kanada’nın Van Gogh’u” olarak nitelendirilir. Resimlerinde uyguladığı ard-izlenimci tutumun yanı sıra, fovist sanatçıların kullandığı arabesk formlar, sanatçının Paris’e gittiği dönemin izlerini taşır. Carr, Britanya Kolumbiyası’ndaki köyleri ve burada yaşayan halkları, inançlarını, totem heykellerini resimlerine konu alarak tüm Kanada için bir farkındalık da oluşturur. Bununla birlikte, sanatçının doğaya yaklaşımı, bir kadın sanatçı olarak onu özümsemesi ve nasıl içselleştirdiği Amerikalı sanatçı Georgia O’Keeffe ile karşılaştırılır. Farklı üsluplara sahip olan sanatçıların doğaya spiritüel yaklaşımları benzer niteliklere sahipken, Carr ekolojik bilinci de öne çıkarması ve yerel halka yer vermesiyle farklılaşır.

“Erkek gibi resim yapan kadın”

Bugün bu söz kulaklarımızı tırmalasa da, yaşadığı dönemde, Emily Carr’ın “erkek gibi resim yapan kadın” olarak nitelendirilmesinin nedenlerinden biri kuşkusuz yenilikçi üslubu, diğeri ise resimlerine konu aldığı yerel halkı dışarıdan izleyen bir figür olarak değil, içinde yaşayarak özümsemesidir. Sanatçının yer aldığı ve uluslararası alanda bir bilinirliğe sahip ‘Group of Seven’ üyeleri arasında yer almasa da tek kadın sanatçı olarak bu grupla isminin özdeleştirilmesi önemlidir. 1920-1933 yılları arasında etkinlik gösteren bu grup, Kanada sanatının doğa ile birebir temas içerisinde gelişebileceğini savunan, manzara betimlemeleri yapan, çevreci sanatçıların bir araya gelmesiyle oluşur.

Emily Carr

Emily Carr’ın resimlerinin gelişimi incelendiğinde, kariyerinin başlarında sanatçının gördüğünü kaydetmek üzere bir eğilimle işlerine başladığı gözlemlenir. Bu tavrın zamanla nasıl içselleştirildiği ise, sanatçının batı kıyı köylerine yerleşmesi, yerel halkla vakit geçirmesi ile değişir. Bununla brilikte, Carr, üslupsal yaklaşımının gelişim sürecinde de Paris’te öğrendiği sanatsal akımların izlerini taşır. Ancak bunu kendi özgün üslubunu oluşturarak, sezgisel bir biçimde, kendi süzgecinden geçirerek tuvallerine aktarır. Sadece tuvallerine yansıtmakla kalmaz, 1917’de açılan bir sergisi sürecinde ‘totemler üzerine dersler’ vererek beyaz Vancouver izleyicisini yerel halk inançlarıyla da tanıştırır. Emily Carr’ın uluslararası alanda görünürlüğü Kanada Ulusal Galeri’de 1927’de açılan Batı Kıyısı Sanatı: Yerel ve Modern adlı sergiyle artar. Carr, 1937 yılında geçirdiği kalp krizi sonrası resim yapmaya ara verir ve hayatının sonuna kitaplarını yazmaya devam eder.

Kaynakça:

Concise Dictionary of Women Artists, Fitzroy Dearborn Publishers, London-Chicago. 2001.

Paula Modersohn-Becker (1876-1907)

Paula Modersohn-Becker betimlediği çıplak kadın figürleri, otoportreler ve annelik konularını ele alan güçlü figürleri, ifadeci anlatımı ve soyutladığı renk ve çizgilerle modern sanatın en önemli eksik parçalarından biridir. 20. yüzyılın başında Paris’te yenlikçi üsluplarıyla oldukça popüler olan Matisse ve Picasso ile birlikte ismini bugün birlikte anabilsek de, o dönemlerde yaşayan avangard bir kadın için bilinen bir figür olmak oldukça zordu. Modersohn-Becker, kısa hayatı içerisinde yalnızca iki ya da üç eser satabilmiş, profesyonel alanda kendine hayal ettiği yeri bulamadığı için özgüveni önemli ölçüde sarsılmıştır. Bugün, sanatçının eserleri incelendiğinde kendisinin ne kadar güçlü, sanata tutkuyla yaklaşan ve idealist bir figür olduğunu bıraktığı eserler ve mektuplar ışığında görebilmekteyiz.

Paula Modersohn-Becker

Worpswede- Paris Arası bir Hayat:

Alman sanatçı, Paula Modersohn-Becker, Bremen’de sanat eğitimine özel derslerle başlar. Sonrasında Londra sanat okulunda eğitime başlayan sanatçı, Bremen’de öğretmen yetiştirme kurslarına devam eder. Modersohn- Becker, 1897’de Bremen’in kuzeyinde bulunan Worpswede sanat kolonisini ziyaret eder. Aralarında Fritz Mackensen, Hans am Ende ve Otto Modersohn gibi sanatçılardan oluşan koloni, eserlerini akademik eğitimde verilen sanatsal yaklaşımın dışında, özgün birer tavırla betimleyen sanatçılardan oluşur. Kendilerini neo-romantik olarak tanımlayan sanatçılar, Worpswede’deki köylüleri ve köy hayatını betimlerken Gustave Courbet ve Barbizon okulu sanatçıların üsluplarından ve konu seçimlerinden etkilenirler. Modersohn- Becker’ın Worpswede’de ürettiği erken dönem işlerinde buradaki sanatçıların etkisiyle gerçekçi tutumun yanı sıra, sanatçının resimlerine konu aldığı kadınlar, anne-çocuk figürleri, emziren anne figürleri sanatçının köylü hayatını nasıl kendisi ile içselleştirdiğine ışık tutar. Bununla birlikte, erkek sanatçılar tarlalarda köy hayatını ve köylüleri betimlerken, Modersohn- Becker iç içe olduğu köylü kadınlar ve çocukları resimlerine model olarak kullanır.

Paula Modersohn-Becker

Uzun bir süre Worpswede’de kalan Modersohn- Becker sonrasında Paris’e gider. Güzel sanatlar akademisinde eğitim gördüğü süre içerisinde o sıralar Paris’te etkili olan Gauguin, Nabiler, Van Gogh ve Cezanne gibi sanatçıların eserlerinden büyük ölçüde ilham alır. Betimlemelerinde kullandığı renk alanları, tekrar eden desenler, formları oluşturan koyu kontürler ve daha bir çok öge sanatçının üslupsal yaklaşımına yansır. 1901 yılında Worpswede sanat kolonisi sanatçılarında Otto Modersohn ile evlenir ancak 1906’da eşi Otto Modersohn’u ve üvey kızını terk ederek Paris’e geri döner. Terk edişinin ardından günlüğüne şunları yazar: “eski ve yeni hayat arasındayım… yeni hayatın nasıl olacağını merak ediyorum… ne olacaksa olacak”.

Paris’e gittikten sonra yalnızca otoportreler, kadın olma durumu, kadın figürleri, çocuk ve annelik konulu resimler üretir. Resimlerinde idealize edilen figürler yerine en doğal ve basit halleriyle betimlenmiş figürler bulunur.

Paula Modersohn-Becker

Sanatçının betimlediği “ Otoportre, 6. Evlilik Yıldönümü” isimli resmi, sanat tarihinde bir kadın tarafından betimlenen ilk yarı çıplak resim olarak nitelendirilir. 20. yüzyılın başına kadar izleyicinin görmeye alışık olduğu ve erkek sanatlar tarafından betimlenen ve birer arzu nesnelerine dönüşmüş çıplak kadın figürleri, Modersohn- Becker’ın bu resmi ile tabuları adeta yıkar. İzleyicinin bakışını alan bir tavırdan daha fazla, kadın bir sanatçının anne olma arzusunun betimlendiği resim oldukça içten bir sahne olarak izleyici karşısına çıkar. Sanatçı, henüz hamile değilken betimlediği bu resimden sonra hamile olduğunu öğrenir, anne olduktan üç hafta sonra hayata veda eder.

Lee Krasner (1908-1984)

“Bu resim o kadar iyi ki, bir kadın tarafından yapıldığını anlayamazsın”

Lee Krasner

Bu sözler, Lee Krasner’a (1908-1984), dışavurumcu soyut sanatın en önemli temsilcilerinden birine ait. Brooklyn doğumlu sanatçı, erkek egemen alanda eğitimi süresi ve sonrasında yaşadığı deneyimlere meydan okuyarak, hiç durmadan üretmeye ve sanat ortamında aktif bir rol almaya devam eder. Cinsiyet ayrımına olan hassasiyetinden ötürü resimlerini LK olarak ya da hiç imzalamadan bitiren Krasner, Lena olan ismini daha sonradan Lee olarak değiştirerek, sanatında cinsiyetin ön plana çıkmayacağı, ‘kadın sanatçı’ olarak etiketlenmeyeceği ve kendisini kimlik politikalarından soyutlayabileceği bir tutum sergiler.

Lee Krasner, Icarus, 1964, Thomson Family Collection © The Pollock-Krasner Foundation. Courtesy Kasmin Gallery, Fotoğraf: Diego Flores

Krasner, henüz 13 yaşındayken sanatçı olmaya karar verir. New York’da dönemin tek kadınlara sanat eğitimi veren devlet okulunda öğrenim görür. Ardından Cooper Union Women’s Art School ve National Academy of Design’da sanat eğitimi almaya devam eder. İstikrarlı bir şekilde kendini sanatçı olmaya adayan Krasner, eğitimi sonrası geçimini sağlamak üzere model olarak çalışarak ve garsonluk yaparak hayatını sürdürür. Daha sonra, Amerika’da yaşanan ekonomik kriz döneminde faaliyete geçirilen Federal Art Project kapsamında tam zamanlı, profesyonel bir sanatçı olarak çalışmaya başlar. Özellikle soyut dışavurumcu sanatçıların yer aldığı projede sanatçılara bütçeler verilerek kamusal alanlara yerleştirilmek üzere resim ve heykel üretirler. Krasner bu dönemde duvar resimleri üretir.

“Anlamakta güçlük çekenler için, eserlerim biyografiktir.”

Krasner, sanatsal pratiğinde figüratiften soyuta değişkenlik gösteren yapıtlar üretir. Henri Matisse ve Pablo Picasso gibi modern sanatın en önemli isimlerinin üsluplarını içselleştirir. Sanatçı Hans Hoffmann’dan aldığı sanat eğitimi sonrasında Amerikan Soyut Sanatçıları birliğine girer. Yapıtlarında kullandığı tekrar eden formlar, renk alanları, ifadeci yaklaşımı, farklı malzemeleri bir arada denediği kolajlar ile büyük/küçük ebatlı yapıtlar üretir. Çoğu resminde baskın olarak görülen kübist yaklaşım ve sembolik öğeler kimi zaman soyut bir biçimde izleyici karşısına çıkarken kimi zaman da kendini açıkça belli eder.

Lee Krasner, The Springs, 1964. National Museum of Women in the Arts, Gift of Wallace and Wilhelmina Holladay; 2014 The Pollock-Krasner Foundation/Artists Rights Society (ARS), New York

Sanatçının hayatında önemli dönüm noktalarından biri, 1945 yılında soyut dışavurumcu sanatçı Jackson Pollock ile evlenmesidir. Evlilikleri ardından, East Hampton, Long Island’a taşınan çift izole bir ortamda sanat üretmeye devam ederler. Krasner, evlerinin üst katında yer alan atölyesinde, masa üzeri mozaikleri, boya tüplerinden çıktığı gibi kullandığı renklerden oluşan soyut kompozisyonlar ve hiyerogliflerden ilham alarak oluşturduğu soyut yapıtlar üretir. Sanatçının, 1956 yılında araba kazası sonucu hayatını kaybeden eşi Jackson Pollock’un ardından yaşamaya ve üretmeye devam ettiği ev, Krasner’ın vasiyeti üzerine 1988 yılında Pollock- Krasner House and Study Center, açık müze ve kütüphane olarak kullanılmak üzere açılır. Vakıf, sonrasında Stony Brook Üniversitesi bünyesi altına alınır. Jackson Pollock’un ölümünün ardından, doğayı çıkış noktası aldığı ifadeci resimlere yönelen sanatçı, büyük ebatlı ritmik tekrarların ve sarmal renk alanlarının bulunduğu tuvaller üretir. Sanatçının ilk kişisel sergisi 1965 yılında Londra’da açılır. Bu sergiyi 1975 yılında Whitney Müzesi’ndeki sergisi takip eder. Krasner, geçirdiği beyin kanaması sonrası sanat üretimini bırakmak durumunda kalır. New York Modern Sanatlar Müzesi’nde açılacak retrospektif sergisini göremeden, bir kaç ay önce hayata veda eder.

 

Hazırlayan: Sena Arcak Bağcılar

    If your proposal is evaluable, a return will be made within 5 working days. If you do not get a response to your offer within 5 working days, it means that your offer is not likely to be evaluated.




      Teklifinizin değerlendirilebilir olması durumunda en geç 5 iş günü içerisinde dönüş yapılacaktır. 5 iş günü içerisinde teklifinize yanıt alamamanız teklifinizin değerlendirilme olasılığı bulunmadığı anlamına gelmektedir.