Burcu Yatmazoğlu ile Londra Günlükleri
Londra’nın en sevdiğim yanlarından biri, bazı sergilerin müzenin duvarları arasında kalmaması. Şehrin sokaklarına taşmaları, restoran menülerine ilham vermeleri, vitrinlerde karşınıza çıkmaları ve bir süreliğine günlük hayatın bir parçası hâline gemeleri.
Bu yaz Londra’nın böyle bir misafiri vardı: Frida Kahlo.
Her şey Tate Modern’deki Frida: The Making of an Icon sergisiyle başladı. Aslında Frida, hakkında çok şey bildiğimizi düşündüğümüz sanatçılardan biri. Çiçeklerle süslü saçları, karakterli kaşları ve sayısız otoportresiyle dünyanın en tanınan yüzlerinden biri. Belki de paradoks tam burada başlıyor. Çünkü Frida’nın yüzünü hemen herkes tanıyor ama sanatını gerçekten ne kadar tanıyoruz?
Tate Modern’in sergisi de bu sorunun peşinden gidiyor.
Sergi boyunca dikkatimi çeken şey, eserlerden çok Frida’nın etrafında oluşan kültürel etki oldu. Bugün onun yüzü kahve kupalarında, tişörtlerde, tote çantalarda, moda koleksiyonlarında ve sosyal medyada karşımıza çıkıyor. Bir sanatçının imajının bu kadar yaygınlaşması bazen eserlerinin önüne bile geçebiliyor.
Tate Magazine’de Catherine Lacey’nin kaleme aldığı yazıda da tam olarak bu konu ele alınıyor. Yazı, bir yandan Frida’nın günümüzde neredeyse sonsuz sayıda objenin üzerine basılan bir figüre dönüşmesini sorgularken, diğer yandan bunun tamamen dışarıdan gelişen bir durum olmadığını hatırlatıyor. Frida aslında kendi görüntüsünün ve kimliğinin gücünü çok erken fark etmiş bir kadındı. Giyim tarzını, saçlarını, aksesuarlarını ve duruşunu bilinçli şekilde kurguluyor; yalnızca eserlerini değil, kendisini de anlatıyordu.
Belki de bu yüzden Frida bugün hâlâ çağdaş hissettiriyor.

Sergide gezerken bunu özellikle otoportrelerin önünde hissettim. Frida’nın yüzüne bakarken yalnızca bir ressama değil; kimliğini, acılarını, politik görüşlerini, aşklarını ve hayal kırıklıklarını sanatının merkezine yerleştirmeyi seçmiş bir insana bakıyorsunuz. Resimlerinde kusursuzluk arayışı yok. Tam tersine kırılganlık, yalnızlık, fiziksel acı ve direnç yan yana duruyor.

Sanırım eserlerinin bu kadar güçlü olmasının sebebi de burada yatıyor. Frida’nın resimleri size mükemmel olmayı değil, olduğu gibi görünmeyi anlatıyor. Bugünün sosyal medya dünyasında bu oldukça radikal bir fikir.
Serginin en etkileyici taraflarından biri de Frida’yı yalnızca trajedileri üzerinden anlatmamasıydı. Çoğu zaman onun hayatı konuşulurken yaşadığı kazalar, sağlık problemleri veya fırtınalı ilişkileri ön plana çıkarılıyor. Oysa bu sergide karşımıza çıkan kişi son derece zeki, politik olarak aktif, mizah duygusu güçlü ve kendi hikâyesinin kontrolünü elinde tutmaya çalışan bir kadın.
Galerilerden çıkarken aklımda belirli bir tablo değil, daha çok bu fikir kaldı: Frida’yı ikon yapan şey yalnızca resimleri değil, kendi hikâyesini anlatma biçimiydi.
Ancak o gün Frida deneyimi Tate’in duvarlarında sona ermedi.
Sergi için özel olarak hazırlanan menüyü deneyimlemek üzere Tate Modern Restaurant’a geçtim. Müzenin Thames’e bakan restoranı, Michelin yıldızlı KOL’ün kurucusu Santiago Lastra ile iş birliği yaparak Frida’dan ilham alan sınırlı süreli bir menü hazırlamıştı.

Menünün her bölümü Frida’nın hayatındaki farklı bir hikâyeye gönderme yapıyordu. İlk tabak, Frida’nın efsanevi Mavi Evi’nden ilham alan La Casa Azul’du. Domates ceviche tostadasının yanında servis edilen canlı mavi sos, üzerine limon sıkıldığında pembe tonlarına dönüşüyordu. Masadaki herkesin birkaç saniyeliğine yemek yemeyi bırakıp bu dönüşümü izlemesi aslında menünün ruhunu çok iyi anlatıyordu. Buradaki amaç sadece bir yemek sunmak değil, küçük bir deneyim yaratmaktı.
Ana yemekte Frida’nın en sevdiği yemeklerden biri olduğu söylenen mole sosundan ilham alan kısa kaburga tamali vardı. Meksika mutfağının o katmanlı ve derin aromalarını taşıyan tabak, Frida ve Diego Rivera’nın ortak dünyasına küçük bir gönderme gibiydi.
Benim favorim ise finalde gelen tatlıydı. Frida’nın son eseri Viva La Vida’dan ilham alan tatlı, menünün en şiirsel bölümüydü. Sergide gördüğünüz o canlı renklerin ve yaşam sevincinin tabağa dönüşmüş hâli gibi hissettirdi.
Londra’da sanatın disiplinler arasında dolaşabilmesini seviyorum. Bir sergiden çıkıp aynı hikâyenin gastronomi üzerinden yeniden anlatıldığını görmek, bu şehrin kültürel hayatını özel kılan detaylardan biri.
Aynı gün Frida’yla üçüncü kez karşılaştım. Bu kez Carnaby Street’te.

Soho’nun enerjisi her zaman başka bir yerde bulamayacağınız bir şeydir. İnsanlar yürür, vitrinlere bakar, kafelerde oturur ve sürekli bir hareket hâli vardır. Sergiye paralel olarak hazırlanan vitrinler ve görsel yerleştirmeler sayesinde Frida, müzeden çıkıp şehrin ritmine karışmış gibiydi.
İnsanlar durup fotoğraflar çekiyor, vitrinlerin önünde bekliyor ve bazıları daha önce hiç duymadıkları bir sergiyi keşfediyordu. O an bir kez daha şunu düşündüm: Frida bugün yalnızca bir sanatçı değil. Kendi hikâyesinin sahibi olmanın, farklı olmayı saklamamanın ve bireyselliği kutlamanın sembollerinden biri hâline gelmiş durumda.
Belki de bu yüzden Londra ona bu kadar yakışıyor. Bu şehir de tıpkı Frida gibi farklılıkları saklamaktansa görünür kılmayı seviyor.
Eve dönerken gün boyunca gördüğüm şeyleri düşündüm. Tate Modern’deki kalabalık galerileri, Thames manzarasına karşı yenen öğle yemeğini ve Frida’nın yüzünün şehrin farklı köşelerinde yeniden karşıma çıkışını…
Aklımda belirli bir tablo kalmamıştı. Onun yerine bir fikir kalmıştı: Bazı sanatçılar müzelerde sergilenir. Bazıları ise yaşadığınız şehre yerleşir.

Bu yaz Frida Kahlo Londra’da tam olarak bunu yaptı. Bir sergiden çok daha fazlasına dönüştü şehrin ve hayatın farklı köşelerinde karşıma çıkan; bazen ünlü bir şefin dokunuşlarıyla hazırlanan lezzetli bir tabağa, bazen cıvıl cıvıl bir caddenin üstünü kaplayan rengârenk figürlere, bazen de bir galerinin sessizliğinde yeniden anlatılan bir hikâyeye. Ve sanırım Londra en iyi yaptığı şeylerden birini yine yaptı: Sanatı hayatın içine karıştırmayı yine çok güzel başardı.
Bu yazıyı Art50.net için kaleme alan Burcu Yatmazoğlu, Londra’da yaşayan bir pazarlama profesyoneli. Hilton Grubunda çalışan Burcu, gastronomi ve seyahatin kesişim noktalarını keşfetmeyi; şehirleri sergiler, sofralar ve sokaklar üzerinden deneyimlemeyi seviyor.
Kapak Görseli: Frida: The Making of an Icon mural. Thames Path, Blackfriars Station