Hem Bir Fotoğraf Sanatçısı Hem de Bir Hikaye Anlatıcısı: Oğulcan Arslan

Kendi bakış açısı ile dünyasına yeni anlamlar katmayı amaç edinen Oğulcan Arslan, kendisini görsel bir hikâye anlatıcı olarak tanımlıyor. Fotoğrafı hayatını anlamlandırma, sözlü olarak ifade edemediği duygularını aktarma aracı olarak kullanan Arslan’ın bir anlık algısını, orada ve o anda yaşadığı hisleri merceğinden süzülen manzaralar ve detaylarla izleyebildiğimiz işler, tek başına ya da kimi zaman ikili ya da üçlü üst üste bindirmelerle yeni kurgular içinde veriliyor ve bütünde şiirsel bir mozaik ortaya çıkarıyorlar.

Lisans eğitimini Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümü’nde birincilikle tamamlayan sanatçı, 2020 yılından beri Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Fotoğraf Bölümü’nde yüksek lisans eğitimini sürdürüyor.

Fotoğrafa olan ilginiz nasıl başladı? Fotoğraf sanatını seçmenizde neler etkili oldu?

Büyük babamdan kalan bir hatıra ile başladı diyebilirim. Onlu yaşlarımın başında Rolleiflex Twin Reflex bir fotoğraf makinası ondan bana kalan tek hatıraydı ve makinanın vizöründen baktığım an büyülü bir dünyanın içerisine girdiğimi hissederdim. Gerçeklikten koparak kendi hayal gücümü direkt olarak yaşatabildiğim bir dünyaydı vizörün sonrası. Beni içine çektikçe ben de ona daha fazla sarıldım ve fotoğraf sanatının her zaman hayatımın merkezinde olması için büyük bir mücadele verdim. Ezoterizm ve sembolizm gibi yaklaşımları benimseyerek hislerimi ve duygularımı bu yöntemler ile fotoğrafik dilime aktardım. Kendimi, yarattığım fotoğrafik dünyam ile ifade etmeye ve dünyamı anlamlandırmak için sonsuz bir gelişim yoluna yönlendirdim.

Her sanat dalında hayatın içinde karşılaşılan imgeler birer yaratım kıvılcımına dönüşebilmekte. Bu bağlamda seni etkileyen, işleri sende bir yankı uyandıran sanatçılar var mı?

Kesinlikle var! Sürekli olarak sanatın farklı dallarını takip eden birisi olarak en çok bu kavramda etkilendiğim sanatçıların arasında lens odaklı çalışan sanatçılar var diyebilirim.

Tabii ki bu bir tesadüf değil fakat görsel sanatlar haricinde beynimde birer ünlem yaratan besteci, müzisyen, oyuncu ve yazarlar da var. Eserlerinde hayatın içinden bir parçayı bazen ise tam olarak hayatın kendisini anlattıkları ve benim de bu eserlerden bir nokta yakalayıp kendimden parçalar bulduğum, bazen ilk gördüğüm veya duyduğum an, bazen ise belirli bir süre zarfından sonra bana ‘Eureka!’ dedirten sanatçıları sonuna kadar irdeliyorum.

Zihnimizde oluşan süzgeç bence sanat ve hayattan beslendiğimiz ölçüde şekilleniyor ve sanatsal dilimizi bu sayede oluşturabiliyoruz.
Bu sebeple çok daha geniş bir listem olsa da hayatın içinde karşılaştıkları veya yaşam algılarını eserlerine aktaran ve bende iz bırakan sanatçıların bir kısmını paylaşmak büyük bir zevk!

Bela Tarr, Ingmar Bergman, Bernardo Bertolucci, Stanley Kubrick, Kryzysztof Kieslowski, Christer Stromhölm, Masahisa Fukase, Daido Moriyama, Nobuyoshi Araki, Trent Parke, William Klein, Robert Frank, Anders Petersen, Rinko Kawauchi, Michael Ackerman ve daha niceleri…

Giydim Cenevre Zırhını 12

Benzer bir şekilde sanat üretiminde etkili olan, ilham aldığın kitaplar ve/veya filmler var mı?

Sanatın her dalının beni etkilediğini ve hayatımın içerisinde algımın bana daha yakın hissettirdiği sanatçılar veya eserler ile harmanlandığımı düşünüyorum. Kitaplar ve filmler de tabii ki beni en çok etkileyen sanat dalları arasında. Kitap ismi vermek yerine beni etkileyen yazarlardan bazılarını paylaşmak isterim. Ursula K. Leguin, Neil Gaiman, J.K. Rowling, Michael Ende, Jose Saramago, Nazım Hikmet, Cemal Süreya, Murathan Mungan, Edgar Allan Poe, Haruki Murakami, Yukio Mişima, John Berger, Walter Benjamin, Susan Sontag, Melisa Kesmez, Terry Barrett Jean Mohr, James Elkins, Roland Barthes, Theodor W. Adorno, Charles Baudelaire, Heinrich Charles Bukowski ve daha niceleri…

Filmlere gelecek olursak şayet; Bela Tarr – Satantango, Werckmeister Harmóniák, Bela Tarr and Agnes Hranitzky – The Turin House, Bergman – Persona, The Seventh Seal, Winter Light, The Serpent’s Egg, Jean Luc Godard – My life to live ve tüm filmleri, Luis Buñuelos – Los Olvidados, Federico Fellini – La Dolce Vita ve tüm filmleri.

Xavier Dolan – J’ai Tue ma Mere, Cary Fukunaga – Sin Nombre, Bernerdo Bertolucci – The Conformist, Alfred Hitchcock – The Birds ve dahası benim için büyük önem taşıyan yönetmenler ve filmleri…

Bazı sanatçılar dinledikleri müziğin de çalışmalarına katkı sağladıklarını söyler. Senin çalışırken tercih ettiğin bir müzik türü ya da dinlemeyi özellikle sevdiğin sanatçılar bulunuyor mu?

Spesifik olarak yoğun çalıştığım zaman dilimlerinde işimin ruhuna uygun müzikler dinlediğimin bilincindeyim. Psikolojik olarak duygularımı çok daha yoğun hissettiğim dönemlerde bu yaklaşımım kendisini çok daha net bir şekilde gösteriyor. Örneğin İsviçre’de çektiğim ‘‘Giydim Cenevre Zırhını’’ isimli işimi çekerken genelde Charles Aznavour, Jean Ferrat, Jacques Dutronc, Alain Souchon, Jacques Brel, Georges Brassens, Yves Montand, Nino Ferrer gibi benim için çok değerli sanatçıları dinledim. Saydığım sanatçıların fotoğraf çekme sürecimde yaşadığım atmosferi daha derinime işlediklerini düşünüyorum. Bu yöntem duygularımı dışa vurmamda çok etkili oldu. Editöryal süreçte de fotoğraf çekerken dinlediğim müzikleri dinlemeyi sürdürürüm. Bana yaşadıklarımı ünlemler göstererek tekrar ve tekrar hissettirirler. Bu sayede fotoğraf çekerken hissettiğim duyguları edit yaparken de hissederim. Bu yöntemi yarattığım her eserde ve projede uyguluyorum.

Çalışmalarında Afgan göçmenlerin İstanbul’daki yaşantısı, Burgazada’daki atlar, zihinsel hastalıklar gibi gözardı edilen ama gündelik yaşamın içinde olan konulara yer veriyorsun. Seni bu konuları işlemeye yönlendiren ne oldu? Pratiğini şekillendiren bir dönüm noktasından söz edebilir miyiz?

Projelendirdiğim çalışmalarımın her biri aslında kendimi arayışımın sonucunda ortaya çıktı. Makedonya göçmeni bir ailenin içerisinde doğup bir süre göçmen kültürüyle büyüdüğüm için göç olgusu özellikle ilgimi çekiyordu. Aile büyüklerim için yedi dil bilip Türkçe öğrenmeden bu ülkede yaşamlarının son zamanlarını geçirdiler derlerdi. Ben de buna şahit oldum. Büyükbabam ve büyükannem bu toprakların dilini bilmeden bir süre ülkede yaşamlarını sürdürdüler. Onların yaşamına şahit olduğum için göç olgusu her zaman ilgimi fazlasıyla çekmiştir. Rastlantısal olarak karşılaştığım olaylar ise beni bu projenin içerisine sürükledi ve doğduğu topraklardan sökülen bu köklerin içerisinde kendimi çok rahat hareket ederken buldum. Afgan göçmenlerin arasında fotoğraf çekip yaşamlarına dahil olurken hiç zorlanmadım. Bir noktada adeta onların arasında kendimi aradığımı fark ettim. Sonrasında ise yaşadığım hissiyat 3 senelik maceraya çıkmama yol açtı ve ‘‘Unsafe’’ isimli projemi bu şekilde bitirdim. İlk olarak İz dergisinde ve sonrasında yurtdışında birçok dergide Unsafe yayınlandı ve yurtdışında birkaç karma sergiye dahil edildi. Bu benim için gurur verici bir başlangıçtı. Sonrasında yaptığım projelerde ise fotoğrafladığım olgularda her daim kendimi aradım. Bazen özgürlüğü sembolize eden beyaz bir atın bakışında bazen ise akıl hastanesinde duvara karalanmış bir resimde. Son olarak ise tam olarak ne yapmak istediğime karar verdim ve sadece kendi hayatıma, sadece kendi duygu ve hislerime odaklanarak hikayelerimi kendi üzerimden anlatmaya karar verdim. Pratiğimin şekillenmesi ve duygularımı daha net bir şekilde ifade etme yolunu seçmem tüm bu sürecin sonucunda başladı. ‘‘Giydim Cenevre Zırhını’’ isimli projemde ise tamamen kendi yaşamıma ve duygularıma odaklanarak kendi hikayemi anlatmaya karar verdim. Bu sürecin sonucunu pratiğimi şekillendiren bir dönüm noktası olarak görebiliriz. Artık hislerimi kendi yaşamım üzerinden aktarma yolunda ilerliyorum.

İnci 06

İşlerinin bazılarında uzaktan bir gözlemci gibiyken bazılarında yakın çekimler kullanıyorsun. Bu ayrımı yapmanın etkenleri nelerdir?

Eserlerim bir birliktelik ve ahenk oluşturuyor. Fotoğrafladığım anların bana hissettirdiği yoğunluğa göre bir düzen oluşturuyorum. İçimden o an gerçekten yaklaşmak geliyorsa ve yaklaştığım zaman bana daha derin bir hissiyat oluşturuyorsa yaklaşıyorum, genel plan bir fotoğraf ile aktarmak istediğim duyguya daha yakın bir fotoğraf çekiyorsam da bunları bir düzen içerisinde bir araya getiriyorum. Bu benim yaklaşımıma içerisinde daha dengeli bir anlatım biçimi oluşturuyor. Bazen olayın tam içerisinde ve yaklaşılamayacak kadar merkezindeyken bazen uzaklaşıp biraz dışarıdan bakmak yani çevresel unsurları da görünür kılmak benim için cezbedici bir unsur. Bu yaklaşımları bir arada belirli bir düzen içerisinde sunmak pratiğimin unsurlarından sadece bir tanesi.

Serilerinin hepsinde kırmızı, mavi ve turkuaz renkleri göze çarpmakta. Bu bilinçli bir tercih mi?

Kesinlikle bilinçli bir tercih. Eserlerimin yaratım aşamasında renk skalasına çok dikkat ediyorum ve renklerin gücünün bilincindeyim. Örneğin ‘‘All The Rivers Flow In The Nuthouse’’ isimli işimin daha çekim aşamasındayken buna karar vermiştim ve kırmızı bu işim için önemli bir güç kaynağıydı. Eserimin metninde ise projedeki ana karakterin ismini yazmak yerine onun için kırmızı giymeyi seven arkadaşım diye hitap etmiştim. Çünkü gerçekten kırmızı giymeyi seviyordu ve çevrede gözlemlediğim agresif ve tutarsız durumlar kırmızı rengini de fazlasıyla barındırıyordu. Roma’da Leporello Books ile çalışmalarımızın sonucunda eserim artist sanatçı kitabı haline geldiğinde kitabın %75’i kırmızı tonlarında ve kalan kısmı ise mavi ve eflatun tonları arasında bir denge oluşturuyordu.

Projelerimin gelişim sürecinde şekillenir birçok şey. Fotoğraf çekme süreci içerisinde sorduğum sorular bana yön verir. Örneğin ‘‘Giydim Cenevre Zırhını’’ isimli işimde renk skalasını seçimimde etkili olan nokta Cenevre Gölünün kendisiydi. Onu binlerce defa fotoğraflamışımdır. Bir gün gölü Jean Jacques Rousseau adasından fotoğraflarken gölün turkuaz tonunu ne kadar özümsediğimi fark ettim. Arka arkaya çektiğim fotoğraflara sırayla baktım ve hepsi turkuazın tonları arasında yeşile doğru uzanıyordu. Gördüğüm her yeri bu huzursuzluk ve içerisinde barındırdığı huzurla hissettiğimi düşündüm. O zaman neden her yeri bu renk tonlarında görmeye çalışmıyorum diye kendime sordum. O an ne istemediğimi gayet iyi biliyordum. Herkesin gördüğü renklerde göstermek! İşte bunu istemiyordum. Merak ettiğim, bilmek istediğim şey turkuaz ve yeşil tonları arasında görseydim eğer baktığım her yeri, acaba bu bana nasıl hissettirirdi? Duygularımı daha doğru bir şekilde aktarabilir miydim? Bu noktadan sonra merakım beni ele geçirdi ve gidişatım bu yönde oldu. Eserlerimin yaratım aşamasında sürecin bana sorular sormasına izin veriyorum ve bu soruları defalarca yanıtlayarak nasıl ilerlemem konusunda notlar alıp bir yol haritası çıkartıyorum.

Giydim Cenevre Zırhını 49

“Giydim Cenevre Zırhını” serisindeki fotoğraflar bir güncenin sayfaları gibi, diğer işlerinize kıyasla daha kişisel bir hikâye anlatıyor. Sanatsal yolculuğunda İsviçre’deki bu yaratım süreci sana neler kattı? Anlatım biçiminde neler değişti?

Cenevre’ye her seyahatimde bir günümü müzelere ayırırım. Cenevre Sanat Tarihi Müzesine defalarca gitmişimdir. Bu müzede fotoğraf çekmeyi de oldukça severim. Kendimi ararım eserlerin içerisinde. Bazen o ince alkol şişesini kafasına diken ufak çocukta, bazen şeytanın ona yaklaşmakta olduğundan bir haber oltasını göle henüz atmış dalgın balıkçıda, bazense Meryem’in kucağındaki bebek İsa’da bulurum kendimi. Dokunmak isterim eserlere çoğu zaman, yaklaşırım ve uzaklaşırım, koklarım, hayal ederim içerisinde olduğumu. Cam bir bölmenin içerisindeki o kocaman zırhı gördüğümde ise her seferinde zırhı giymeyi hayal ederim. Bir defasında camdaki yansımadan zırhın içerisinde gördüm kendimi. Güçlü ve bir o kadar da güvende hissettirmişti. Havalimanından çıkıp Cenevre’ye ayak bastığım ilk andan itibaren burada kendimi ne kadar güvende ve güçlü hissettiğimi düşündüm. Huzurluydum ve adeta bir zırh tarafından korunuyordum. Bu noktada, ilerlemiş olduğum projemin ismini ‘Giydim Cenevre Zırhını’ koymaya karar verdim. Hikâye içerisinde hikâye. En sevdiğim! Hikâyelerimi fotoğraf yoluyla aktarırken aynı zamanda kendimi de tanıyorum. Bugüne kadar hafızamda yer tutmuş yaşanmışlıklar, ümitlerim, acılarım, kederlerim, aşkım, çok yakınımda gördüğüm ölüm, mutluluklarım, hayallerim hepsi fotoğraf yolu ile dışavurumuma yansıyor. Direkt olarak söylemiyorum çoğu zaman, fotoğraflarımın içlerinde ufak donelerle bu hikayeleri aktarıyorum. Bakmak, görmek, hissetmek ve üzerine düşünmek gerekiyor. Cenevre’de başladığım bu fotoğrafik dilin temelinde tabi ki geçmişte çalıştığım projelerin bana kattıkları yatıyor. Fakat direkt olarak kendi hikayemi anlatmaya başlamamın dönüm noktası bu kısım oldu.

Benimsediğim sanatsal dilin en zevkli kısmı ise tanrısallık rolüne bürünerek yaratmak ve alımlayıcının eserine bakarken kulağına bir şeyler fısıldıyor olmak. Kulak verirse eğer hikâyemin içerisinde bulur kendini. Kendisini verirse eğer kendi hikâyesini bulur hikâyemin içerisinde. Tabi ki kendimi daha çok tanımayı ve daha derinlere inerek fotoğraflarımın anlattıkları içerisinde kaybolmayı seviyorum. Bu arada kim daha önce ortak paydalarda benzer duygular yaşamış insanlar ile hikâyelerini paylaşmayı sevmez ki?

Yine “Giydim Cenevre Zırhını” serisinde kolaj tekniğinden yararlandığını görmekteyiz. Bu sadece bu seriye yönelik bir tercih miydi, yoksa eserlerinin fizyolojisinde bir değişimden söz edebilir miyiz?

Aslında her ne kadar kolaj tekniğinden yararlanıyorum gibi görünse de aslında ben “Giydim Cenevre Zırhını” projemin içerisindeki eserlerime diptych&triptychograf demeyi tercih ediyorum. Eserlerimi yaratım sürecimde benim için tekil fotoğraflar çok nadiren zevk verir oldu. Artık fotoğrafları bir noktalama işareti, harf veya kelime olarak görüyorum ve bunları düzenli bir şekilde bir araya getirerek bazen klostrofobik bir şiir yazmak bazen ise kendimi içerisinde bulduğum bir hikâyeyi anlatmanın yöntemi olarak kullanıyorum. Bu uzun süredir özümsediğim bir yöntem ve evet eserlerimin fizyolojisinde radikal bir değişimden söz edebiliriz.

Son yıllarda eserlerinle BASE İstanbul, Mamut Art Project, Helsinki Fotoğraf Festivali, FreshEyes Talents gibi etkinliklerde yer aldın. Rekabetin de olduğu bu tarz etkinlikler hakkında neler düşünüyorsun? Bu etkinliklerde yer almanın senin yaratım sürecine pozitif ya da negatif nasıl katkıları oldu?

Ülkemizde bu yönde daha fazla etkinlik ve sergi olmasını içtenlikle istiyorum. Katıldığım her sergi ve etkinliği bir deneyim ve motivasyon unsuru olarak görüyorum. Farklı disiplinlerden sanatçıların bu sergilerde tanışarak etkileşim halinde olmalarını oldukça faydalı buluyorum. Bu gibi etkinliklerin daha fazla sanatçının görünür olması ve bu sanatçıların motive olarak daha güçlü işler yaratması açısından önemli bir etken olduğunun bilincindeyim. Bana gelirsek şayet ben her daim duygularımın izin verdiği ölçüde düzenli olarak eser ürettiğim için bu gibi etkinliklerin yaratım sürecime bir ünlem veya virgül koyup koymadığı konusunda emin değilim. Bazı sanatçılar için projeleri bir dergide yayınlanana kadar, bir kitap haline gelene kadar veya bir serginin parçası olana kadar devam eder. Ancak meta haline büründüğünde onlar için projeleri son bulur. Benim için ise öyle değil. İçimden bir ses projemi ürettiğim sürecin henüz son bulmadığını ve benzer hissiyatlar içerisinde yaşamıma devam ettiğimi söylüyorsa o iş son bulmamıştır ta ki o serüveni bitirdiğime emin olup yeni bir serüvene atılana kadar.

Pandemi süreci sanatçıları ve sanat üretimini derinden etkileyen bir dönemdi. Bazı sanatçılar kolektif üretime yöneldi, kimi platformlar fizikselden dijitale bir dönüşüm içine girdi. Bir fotoğrafçı olarak bu değişimler seni nasıl etkiledi, etkilemekte?

Benim için direkt olarak sanatsal üretimimi etkileyen bir dönüm noktası olmadı. Sürecin başında mecburen evde daha fazla vakit geçirdiğim için eserlerimin üretim sürecinde önemli bir unsur olan editöryal sürece daha fazla ve daha yoğun zaman ayırabilmeme yol açtı. Olması gereken etkinlikler konusunda ise kapanma süreci uzadığından dolayı bir aksama durumu olsa da sonrasında tekrar normale dönüldüğü için benim üzerimde bu konuda da büyük bir etkisi olmadı.

İnci 09

Günümüzdeki birçok etkileşim dijital platformlara kayıyor, sanat da bunlardan biri. NFT’lerin popülerleşmesi ile birçok sanatçının dijital eserler ürettiğine tanık oluyoruz. Senin bu konu hakkındaki görüşlerin neler? Bu tarz projelerin var mı?

NFT özelinde projeler üretmiyorum. Yarattığım eserlerin bu alanda görünür olmasını sağlamak için ise foundation.app üzerinden bir profil oluşturup işlerimi sergilemeye ve satışa sunmaya başladım. Bunu bir yatırım olarak görüyorum ve NFT için eser üretmek yerine ürettiğim eserleri NFT dünyasına sunuyorum.

Art50net farklı disiplinlerden ve arka-planlardan birçok sanatçıya ait özel bir seçkinin bir araya geldiği bir platform. İşlerinin Art50net aracılığıyla sanatseverlerle buluşuyor olması sana nasıl hissettiriyor? Sanatı çevrimiçi deneyimlemek hakkındaki görüşlerin neler?

Art50net bünyesindeki sanatçıların seçilen eserlerini oldukça ilgi çekici buluyorum. Benim için bir diğer ilgi çekici nokta ise belirli başlıklar ile Art50net’in sunduğu seçkiler. Bu noktada eserlerin birbiriyle uyumunu ve eserlerde aranılan özellikleri daha duru bir şekilde görebiliyoruz. Sanat dünyasından düzenli olarak haber almak için Art50net sayfasında gezerken aynı zamanda Art50net sanatçılarının işlerinin incelenebilmesi bence önemli bir unsur. Farklı disiplinlerden sanatçıları bir araya getirerek bir mozaik oluşturması ekstra keyifli. Daha önce de sanatseverler ile çevrimiçi olarak eserlerimi yurtdışında paylaşmıştım. Bunların içerisinde Avrupa’da yaptığım yayınlar da var. Önemli geri dönüşler aldım ve bu benim için güçlü bir motivasyon kaynağı oldu. Türkiye’de Art50net aracılığı ile sanat severlerle buluşmak benim için ayrıca mutluluk verici.

 

Oğulcan Arslan’ın Art50.net’te yer alan eserlerine buradan ulaşabilirsiniz.

    If your proposal is evaluable, a return will be made within 5 working days. If you do not get a response to your offer within 5 working days, it means that your offer is not likely to be evaluated.




      Teklifinizin değerlendirilebilir olması durumunda en geç 5 iş günü içerisinde dönüş yapılacaktır. 5 iş günü içerisinde teklifinize yanıt alamamanız teklifinizin değerlendirilme olasılığı bulunmadığı anlamına gelmektedir.